GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017 - 2019
www.milas.org.tr  

24  

Temmuz  

1923'de  

imzalanan  

Lozan  

Anlaşması  

gereği  

gerçekleşen  

“Türk-Yunan

Nüfus    

Mübadelesi”    

öncesinde    

Anadolu'da    

1.500.000    

civarında    

Ortodoks-Rum,

Yunanistan'da   

ise   

400   

bin   

Müslüman-Türk   

yaşıyordu.   

Bu   

dönemde   

Milas'ta   

3   

bin

civarında,  

Güllük  

(Küllük)'de  

ise  

400  

civarında  

Rum  

nüfus  

vardı.  

  

Anadolu'daki  

Rumların

Yunanistan'a   

gönderilmesine   

1919   

ile   

1923   

arasında   

başlanıldı.   

Kalanlar   

ise   

Lozan

Anlaşmasından sonra gönderildi.

GÖÇ  

kitabı,  

merkezi  

Yunanistan'da  

bulunan  

ve  

1930  

yılında  

kurulan  

“Küçük  

Asya

Araştırmaları   

Merkezi   

(KAAM)”nin   

araştırmacıları,   

1930'lardan   

sonra   

çeşitli   

göçmen

yerleşim   

beldelerine   

giderek   

ulaşabildikleri   

göçmenlerin   

anlatılarını   

derlemişlerdir.

Derlenen  

bu  

anıların  

bir  

kısmı  

KAAM  

tarafından  

seçilerek  

“Exodos”  

adlı  

iki  

ciltlik  

bir

kitap  

olarak  

yayımlanmıştır.  

Bu  

kitap  

Damla  

Demirözü'nün  

çevirisi,  

Herkül  

Millas'ın

önsözüyle,  

İletişim  

Yayınları  

tarafından  

2001  

yılında  

“GÖÇ”  

adıyla  

yayınlanmıştır.  

Bu

kitapta   

Anadolu'nun   

her   

bölgesinden,   

yer   

değiştiren   

Rumların   

tanıklıklarına   

yer

verilmiştir. Bunlardan birisi de “Küllüklü” Rumlarından Sotiris Çulu'nun tanıklığıdır.

İşte Sotiris Çulu'nun anlattıkları:

Küllüklü'ye  

döneli  

bir  

yıl  

olmuştu.  

Evlerimizi  

derleyip  

toplamış,  

işe  

koyulmuştuk.

Ailede   

üç   

erkek   

çocuktuk.   

   

Babamız   

birinci   

sürgünde   

ölmüştü.   

Aileyi   

bizim   

ayakta

tutmamız    

gerekiyordu.    

İki    

büyük    

kardeşimiz    

gurbette,    

Amerika'daydı.    

Onlardan

aldığımız    

mektuplarda,    

bize    

öğütler    

veriyor,    

baba    

ocağımıza    

sahip    

çıkmamızı

tembihliyorlardı.    

Babam    

uzunca    

bir    

süre    

Küllüklü'nün    

muhtarlığını    

yapmıştı.

Dolayısıyla   

hemen   

herkes   

bizleri   

tanır,   

sayardı.   

Hem   

müdür   

hem   

de   

komiserle

tanışıklığımız vardı.

Yunan  

ordusu  

1919  

Mayısında  

İzmir'e  

çıktı.  

Bu  

olaydan  

Birkaç  

gün  

sonra  

Türk  

bir

tellal   

çıktı.   

Tellal   

Küllüklü'de   

yaşayan,   

14   

yaşından   

büyük   

bütün   

Hıristiyanların

Meliso'da   

(Milas-Yazarın   

Notu)   

toplanması   

gerektiğini   

duyurdu.   

Zaptiyeler   

bizimle

birlikte  

Meliso'ya  

kadar  

geldi,  

bizi  

hapishaneye  

kapadılar.  

Mustafa  

Kemal'in  

emriydi.

Bir   

ay   

kadar   

Meliso'daki   

hapishanede   

kaldıktan   

sonra   

bizi   

Muğla'ya   

getirip   

tekrar

hapishaneye koydular.

Muğla'daki  

hapishanede  

bir  

ay  

kadar  

kaldık.  

Bir  

aileden  

üç  

kardeştik.  

Kuzenimiz

Petriklis   

Petra   

da   

bizimle   

beraberdi.   

Çocuk   

15-16   

yaşlarındaydı.   

Daha   

bıyığı   

bile

terlememişti...   

Muğla'dan   

ayrıldık.   

Bizi   

Türkiye'nin   

içlerine   

doğru   

götüreceklerini

söylediler.  

Kafileler  

halinde  

gidiyorduk.  

80  

gün  

yürüdük.  

Hastalıklardan  

çok  

çektik,  

kaldık,  

bitlendik.  

Ayaklarımız  

yürümekten  

yara  

bere  

içinde  

kaldı.  

Burdur'a  

gidiyorduk.

'Tatlı  

Denizi',  

büyük  

bir  

gölü  

aşıp  

Konya'ya,  

Niğde'ye  

ve  

Kayseri'ye  

gittik.  

Bir  

müddet

Kayseri'de   

kaldık.   

Birinci   

kafiledeki   

sürgünler   

Erzurum'a,   

Malatya'ya,   

Sarıkamış'a

gönderildi.   

İki   

erkek   

kardeşim   

Doğu'ya   

gönderildi.   

Kayseri'nin   

zengin   

Rumları   

bir

komisyon   

oluşturdu   

ve   

Türklere,   

“20   

yaşından   

küçük   

olanlar   

doğuya   

yollanmasın.

Çocukların  

daha  

fazla  

eziyete  

dayanacak  

güçleri  

yok”  

dedi.  

Türkler  

bu  

öneriyi  

kabul

etti.    

Küçük    

yaştakileri    

Zincirlidere'deki    

Aziz    

Yoanos    

Prodromos'un    

Manastırı'na

yolladılar.  

Ben  

yaşça  

büyüktüm  

fakat  

bu  

gruba  

katılmayı  

becerdim.  

Beni  

manastırın

fırıncısı yaptılar.

İnziva     

hücrelerinde     

kalıyorduk.     

Manastırdan     

dışarı     

çıkmamamıza     

izin

verilmiyordu.  

Tutukluyduk.  

Yememiz,  

içmemiz,  

yıkanmamız,  

içeri  

girip  

çıkmamız,  

bize

verdikleri  

işleri  

yapmamız;  

hep  

çan  

sesiyle  

oluyordu.  

Çok  

zengin  

bir  

manastırdı.  

Bir

sürü  

mal  

varlığı  

vardı.  

(..)  

Papaionaidis  

de  

oradaydı.  

Bizi  

korudu,  

gözetti.  

Pontus'tan

(Karadeniz) gelenler de vardı. Dışarı çıkıp kilisenin tarlalarında çalışıyorduk.

Manastırdan   

çok   

bir   

kente   

benziyordu.   

İçinde   

okul,   

banyo   

ne   

ararsan   

vardı.

Kuzenim  

Periklis  

böbreklerinden  

ağır  

hastalandı.  

Onu  

Talas'taki  

hastaneye  

kaldırdılar.

Gidip  

onu  

ziyaret  

etmeme  

izin  

veriyorlardı.  

Zavallı  

çocuk  

iyileşemedi.  

Onu  

Talas'taki

Hristiyan mezarlığına gömdük.

Manastır'da  

iki  

yıl  

kaldık.  

1922  

yazının  

sonlarına  

doğru  

bir  

gün,  

15  

Ağustos'a

yakın  

bir  

zamandı,  

zaptiyeler  

geldi.  

Bizi  

Kayseri'den  

alıp  

Zincirlidere'deki  

bir  

camiye

götürdüler.  

Mustafa  

Kemal,  

tekrar  

İzmir'i  

aldığı  

için  

dua,  

ibadet  

etmemiz  

gerektiğini

söylediler.     

Cami     

doluydu.     

     

Herkes,     

“Mustafa     

Kemal,     

İzmir'i     

aldı”     

diyordu.

Zincirlidere'den Kayseri'ye gitmemiz, evraklarımızı almamız emredildi.

Kayseri'ye  

gittik.  

O  

kadar  

çok  

insan  

evrak  

almak  

için  

bekliyordu  

ki  

yer  

yerinden

oynuyordu.  

  

Herkes  

birbirini  

iteliyor,  

biri  

diğerinin  

önüne  

geçmek  

istiyordu.  

  

Durumu

fırsat  

bilen  

zaptiyelerse  

bizleri  

insafsızca  

dövüyordu.  

  

Sonunda  

evrakları  

alıp  

trene

binmek   

üzere   

Ulukışla'ya   

doğru   

hareket   

ettik.   

Ululukışla'dan   

Adana'ya,   

oradan   

da

Mersin'e  

geçip  

Yunanistan'a  

gidecektik.  

Bir  

ova  

dolusu  

insan  

tren  

bekliyorduk.  

Bütün

sürgünler    

ellerine    

evrakları    

almış,    

bir    

an    

önce    

gitmek    

istiyorlardı.    

15    

vagon

Hristiyandık.

Ovada  

üç  

gün  

boyunca  

trenin  

gelmesini  

bekledik.  

Adana'ya  

gittik.  

Adana'da  

bir

ay    

kaldık.    

Sonra    

Mersin'e    

geçtik.    

Mersin'de    

bizi    

Bosdosaki'nin    

imalathanesine

kapadılar.  

Bir  

Amerikan  

komisyonu  

bize  

her  

gün  

tayın,  

bir  

parça  

ekmek  

dağıtıyordu.

Tifo  

salgını  

çıktı.  

Bir  

sürü  

insan  

hastalandı.  

Hastalananların  

arasında  

ben  

de  

vardım.

Beni   

sahildeki   

Amerikan   

hastanesine   

gönderdiler.   

Tifo   

zatülcenbe   

dönüşmüştü.

Durumum  

ciddiydi.  

Üç  

ay  

kaldığım  

hastaneden  

bitmiş  

bir  

şekilde  

çıktım.  

Şimdi  

bile

hala   

hastalığın   

tahribatını   

hissederim.   

Ayaklarımın   

üstünde   

zar   

zor   

duruyordum.

Aileme    

ne    

olduğunu    

bilmiyordum.    

Ne    

Türkiye'nin    

doğusuna    

yollanan    

erkek

kardeşlerimden ne de Küllüklü'deki kadınlardan haberim vardı.

Hem  

Küllüklü’nün  

hem  

de  

memleketimizin  

her  

yerindeki  

Hristiyanlar'ın  

sürgüne

yollanmış   

olduğuna   

dair   

bir   

söylence   

vardı.   

Ama   

kimse   

nerede   

bulunduklarını

bilmiyordu.  

Nereye  

gideceğimi  

bilmiyordum.  

İçinde  

Amerikan  

çocuklarının  

bulunduğu

bir  

Amerikan  

gemisi  

Amerika'ya  

hareket  

etmekten  

üzere  

limandan  

ayrılıyordu.  

Ben  

de

gemiye   

bindim.   

Kimse   

bir   

şey   

demedi.   

Pire   

limanını   

transit   

geçtik.   

Pire   

limanında

gemide  

süklüm-püklüm  

otururken,  

bir  

kadının,  

“Sotiris!  

Sotiriscik,  

aşağı  

in.  

Hem  

annen,

hem kız kardeşlerin buradalar!” diye bağırdığını duydum. 

Kadın  

bir  

hemşerimdi.  

Şaşıra  

kalmıştım.  

Beni  

bir  

ipe  

bağlayıp  

kayığa  

indirdiler.

Kayıktan   

kayığa   

geçerek   

limana   

çıktım.   

Hemşerimiz   

kadın   

beni   

alıp   

Drapeçona'ya

götürdü.    

O    

zaman    

ailemin    

Kos'ta    

bulunduğunu    

öğrendim.    

Hemşerimiz    

kadın

Amerika'ya gitmemi istememiş, ailemin Pire'de bulunduğunu söylemişti.

Samos   

adasına   

gitmeye,   

oradan   

da   

bizimkileri   

bulmak   

üzere   

Kos   

adasına

geçmeye  

karar  

verdim.  

Sağlığım  

giderek  

bozuluyordu.  

Kos'taki  

ailemi  

bulmak  

amacıyla

Samos'a,  

oradan  

Kalimnos'a  

gittim.  

Kos'a  

varamadan,  

Kalimnos'tayken  

hasta  

düştüm.

Kalimnoslu  

bir  

kadın  

bana  

sahip  

çıktı.  

Beni  

evine  

götürdü.  

Tanrı  

bu  

insanlardan  

razı

olsun.  

Adeta  

kendi  

ailelerinden  

biriymişim  

gibi  

bana  

sahip  

çıkıp  

benimle  

ilgilendiler.

Ellerinden geleni yaptılar.

Kendime  

gelir  

gelmez,  

onlara,  

kız  

kardeşlerimle  

annemin  

Kos'ta  

bulunduğunu,

Kos'a   

gitmem   

gerektiğini   

söyledim.   

5-6   

Kalimnoslu   

kadın   

bir   

araya   

gelip   

beni

Marmari'ye    

giden    

bir    

kayığa    

bindirdiler.    

Ailemin,    

içinde    

bulunduğu    

içler    

acısı

durumdan  

haberi  

bile  

yoktu.  

Marmari'de  

karşılaştığım  

ilk  

insanlar  

göçmenlerdi;  

bir

jandarma   

ve   

bir   

bağ   

sahibi.   

Bağ   

sahibi   

olan   

adam   

Alabahçeli'ydi.   

Küllüklü'de

bulunmuştu   

ve   

beni   

tanıyordu.   

Beni   

evine   

aldı.   

Aileme   

haber   

saldı.   

Annem   

ve

kızkardeşlerim  

geldi.  

O  

kadar  

berbat  

bir  

haldeydim  

ki  

ne  

ben  

oları  

tanıyabildim  

ne  

de

onlar  

benim  

söylediklerimden  

bir  

şey  

anlayabildiler.  

On  

gün  

Alabahçeli  

adamın  

evinde

kaldık. Sonra beni bir katırın üstüne bindirip bizimkilerin Kos'ta kaldığı eve götürdüler.

Bu  

esnada  

kız  

kardeşlerim  

Amerika'daki  

kardeşlerimize  

içinde  

bulunduğumuz

içler  

acısı  

durumu,  

benim  

hastalığımı  

anlatan  

mektuplar  

yazmıştı.  

Kardeşlerim  

bize  

zor

günlerimizde  

yardım  

edebilmek  

için  

para  

gönderiyorlardı.  

Ayaklarımın  

üstünde  

durup

dolaşmaya  

başlar  

başlamaz  

İtalyan  

Jandarmalarının  

eline  

düştüm.  

Beni  

bir  

müddet

hapsettikten sonra Yunanistan'a gitmemi emrettiler.

Pire'ye    

geldim.    

Bir    

sürü    

hemşerimle    

ve    

pek    

çok    

Milaslı'yla    

karşılaştım.

Hemşerilerimle  

beraber  

sahilde,  

Neo  

Faliro'daki  

plaj  

kabinlerinde  

kalmaya  

başladık.

Kabinlere  

kadar  

gelen  

dalgalar  

çoğu  

zaman  

bizi  

sırılsıklam  

ıslatıyordu.  

Karımın  

ailesi  

de

bizle  

beraberdi.  

Kendisinden  

daha  

büyük  

evli  

kız  

kardeşi  

de...  

Kendisi  

o  

zamanlar  

genç

kızdı,  

daha  

evlenmemiştik,  

ilk  

orada  

nişanlandık.  

Her  

sabah  

Pire  

Limanı'na  

gidip  

Akti

Celepi'de bekliyordum. Küçük Asya'dan gemiler dolusu esir geliyordu.

Bir  

gün  

birini  

durdurdum;  

'Manolis  

Çulos'u  

tanıyor  

musun?'  

dedim.  

Ne  

olduğunu

anlayamadan   

sarmaş   

dolaş   

olduk.   

Kardeşim   

Manolis'in   

ta   

kendisiydi.   

İkimiz   

de

çektiklerimizden  

o  

kadar  

değişmiştik  

ki  

birbirimizi  

tanıyamamıştık.  

Yavaş  

yavaş  

hep  

bir

araya  

toplandık.  

Annem  

ve  

kız  

kardeşlerim  

Kos’tan  

geldi.  

En  

büyük  

abim  

de  

sürgünden

döndü.  

Konuştuk...  

Girit'e  

yerleşmeye  

karar  

verdik.  

Girit'te  

hayatın  

daha  

iyi  

olduğunu

duyuyorduk. Bir sürü hemşerimiz de Girit'e yerleşmişti.

İraklio'ya   

gittik.   

Ben   

duvar   

ustası   

olarak   

çalışmaya   

başladım.   

Bazen   

Girit'te,

bazen    

Pire'de    

çalışıyordum.    

Bir    

orada    

bir    

burada    

kalıyordum.    

Gönül    

bağım

olduğundan  

durmadan  

Pire'ye  

gidiyordum.  

Bütün  

çilelere,  

bütün  

zorluklara  

rağmen

evlenmeye  

karar  

verdik.  

1924'te,  

Neo  

Faliro'da  

karımın  

ailesinin  

yaşadığı  

küçük  

bir

barakada   

evlendik.   

Barakayı   

paçavradan   

bir   

perdeyle   

ikiye   

böldük.   

Böylece   

iki   

ev

olduk.  

Bizim  

evimiz  

tek  

bir  

yatağın  

sığacağı  

büyüklükteydi.  

Eh,  

yavaş  

yavaş  

el  

emeğimiz

hakkını  

ödedi.  

Biz  

de  

sırasıyla  

hem  

evimizi  

inşa  

ettik,  

hem  

arsamızı  

aldık,  

hem  

de

kızlarımızı evlendirdik. 1928'den beri Kokinia'da yaşıyoruz.

Kaynak:

 Göç, Rumlar'ın Anadolu'dan Mecburi Ayrılışı(1919-1923),

     Küçük Asya Araştırmaları Merkezi, İletişim Yayınları, 2001

Site Haritası

Bir Küllüklü Rum’un

Anıları

DİĞER YAZILAR

Tarihçe

MİLASLI RUMLAR

BİR KÜLLÜKLÜ RUM'UN ANILARI!

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta:
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017 - 2019
www.milas.org.tr    
Facebook sayfamız yayına başladı.

24    

Temmuz    

1923'de    

imzalanan    

Lozan    

Anlaşması

gereği     

gerçekleşen     

“Türk-Yunan     

Nüfus     

Mübadelesi”

öncesinde  

Anadolu'da  

1.500.000  

civarında  

Ortodoks-Rum,

Yunanistan'da   

ise   

400   

bin   

Müslüman-Türk   

yaşıyordu.   

Bu

dönemde  

Milas'ta  

3  

bin  

civarında,  

Güllük  

(Küllük)'de  

ise  

400

civarında    

Rum    

nüfus    

vardı.    

    

Anadolu'daki    

Rumların

Yunanistan'a    

gönderilmesine    

1919    

ile    

1923    

arasında

başlanıldı.     

Kalanlar     

ise     

Lozan     

Anlaşmasından     

sonra

gönderildi.

GÖÇ  

kitabı,  

merkezi  

Yunanistan'da  

bulunan  

ve  

1930

yılında     

kurulan     

“Küçük     

Asya     

Araştırmaları     

Merkezi

(KAAM)”nin     

araştırmacıları,     

1930'lardan     

sonra     

çeşitli

göçmen     

yerleşim     

beldelerine     

giderek     

ulaşabildikleri

göçmenlerin     

anlatılarını     

derlemişlerdir.     

Derlenen     

bu

anıların  

bir  

kısmı  

KAAM  

tarafından  

seçilerek  

“Exodos”  

adlı  

iki

ciltlik   

bir   

kitap   

olarak   

yayımlanmıştır.   

Bu   

kitap   

Damla

Demirözü'nün  

çevirisi,  

Herkül  

Millas'ın  

önsözüyle,  

İletişim

Yayınları       

tarafından       

2001       

yılında       

“GÖÇ”       

adıyla

yayınlanmıştır.  

Bu  

kitapta  

Anadolu'nun  

her  

bölgesinden,  

yer

değiştiren  

Rumların  

tanıklıklarına  

yer  

verilmiştir.  

Bunlardan

birisi de “Küllüklü” Rumlarından Sotiris Çulu'nun tanıklığıdır.

İşte Sotiris Çulu'nun anlattıkları:

Küllüklü'ye  

döneli  

bir  

yıl  

olmuştu.  

Evlerimizi  

derleyip

toplamış,    

işe    

koyulmuştuk.    

Ailede    

üç    

erkek    

çocuktuk.    

 

Babamız   

birinci   

sürgünde   

ölmüştü.   

Aileyi   

bizim   

ayakta

tutmamız    

gerekiyordu.    

İki    

büyük    

kardeşimiz    

gurbette,

Amerika'daydı.     

Onlardan     

aldığımız     

mektuplarda,     

bize

öğütler      

veriyor,      

baba      

ocağımıza      

sahip      

çıkmamızı

tembihliyorlardı.    

Babam    

uzunca    

bir    

süre    

Küllüklü'nün

muhtarlığını   

yapmıştı.   

Dolayısıyla   

hemen   

herkes   

bizleri

tanır,  

sayardı.  

Hem  

müdür  

hem  

de  

komiserle  

tanışıklığımız

vardı.

Yunan    

ordusu    

1919    

Mayısında    

İzmir'e    

çıktı.    

Bu

olaydan    

Birkaç    

gün    

sonra    

Türk    

bir    

tellal    

çıktı.    

Tellal

Küllüklü'de      

yaşayan,      

14      

yaşından      

büyük      

bütün

Hıristiyanların   

Meliso'da   

(Milas-Yazarın   

Notu)   

toplanması

gerektiğini   

duyurdu.   

Zaptiyeler   

bizimle   

birlikte   

Meliso'ya

kadar  

geldi,  

bizi  

hapishaneye  

kapadılar.  

Mustafa  

Kemal'in

emriydi.   

Bir   

ay   

kadar   

Meliso'daki   

hapishanede   

kaldıktan

sonra bizi Muğla'ya getirip tekrar hapishaneye koydular.

Muğla'daki    

hapishanede    

bir    

ay    

kadar    

kaldık.    

Bir

aileden  

üç  

kardeştik.  

Kuzenimiz  

Petriklis  

Petra  

da  

bizimle

beraberdi.   

Çocuk   

15-16   

yaşlarındaydı.   

Daha   

bıyığı   

bile

terlememişti...   

Muğla'dan   

ayrıldık.   

Bizi   

Türkiye'nin   

içlerine

doğru      

götüreceklerini      

söylediler.      

Kafileler      

halinde

gidiyorduk.  

80  

gün  

yürüdük.  

Hastalıklardan  

çok  

çektik,  

kaldık,  

bitlendik.  

Ayaklarımız  

yürümekten  

yara  

bere  

içinde

kaldı.  

Burdur'a  

gidiyorduk.  

'Tatlı  

Denizi',  

büyük  

bir  

gölü  

aşıp

Konya'ya,    

Niğde'ye    

ve    

Kayseri'ye    

gittik.    

Bir    

müddet

Kayseri'de   

kaldık.   

Birinci   

kafiledeki   

sürgünler   

Erzurum'a,

Malatya'ya,    

Sarıkamış'a    

gönderildi.    

İki    

erkek    

kardeşim

Doğu'ya     

gönderildi.     

Kayseri'nin     

zengin     

Rumları     

bir

komisyon  

oluşturdu  

ve  

Türklere,  

“20  

yaşından  

küçük  

olanlar

doğuya     

yollanmasın.     

Çocukların     

daha     

fazla     

eziyete

dayanacak  

güçleri  

yok”  

dedi.  

Türkler  

bu  

öneriyi  

kabul  

etti.

Küçük        

yaştakileri        

Zincirlidere'deki        

Aziz        

Yoanos

Prodromos'un  

Manastırı'na  

yolladılar.  

Ben  

yaşça  

büyüktüm

fakat  

bu  

gruba  

katılmayı  

becerdim.  

Beni  

manastırın  

fırıncısı

yaptılar.

İnziva   

hücrelerinde   

kalıyorduk.   

Manastırdan   

dışarı

çıkmamamıza    

izin    

verilmiyordu.    

Tutukluyduk.    

Yememiz,

içmemiz,  

yıkanmamız,  

içeri  

girip  

çıkmamız,  

bize  

verdikleri

işleri  

yapmamız;  

hep  

çan  

sesiyle  

oluyordu.  

Çok  

zengin  

bir

manastırdı.  

Bir  

sürü  

mal  

varlığı  

vardı.  

(..)  

Papaionaidis  

de

oradaydı.    

Bizi    

korudu,    

gözetti.    

Pontus'tan    

(Karadeniz)

gelenler     

de     

vardı.     

Dışarı     

çıkıp     

kilisenin     

tarlalarında

çalışıyorduk.

Manastırdan   

çok   

bir   

kente   

benziyordu.   

İçinde   

okul,

banyo  

ne  

ararsan  

vardı.  

Kuzenim  

Periklis  

böbreklerinden

ağır  

hastalandı.  

Onu  

Talas'taki  

hastaneye  

kaldırdılar.  

Gidip

onu    

ziyaret    

etmeme    

izin    

veriyorlardı.    

Zavallı    

çocuk

iyileşemedi. Onu Talas'taki Hristiyan mezarlığına gömdük.

Manastır'da  

iki  

yıl  

kaldık.  

1922  

yazının  

sonlarına  

doğru

bir  

gün,  

15  

Ağustos'a  

yakın  

bir  

zamandı,  

zaptiyeler  

geldi.

Bizi  

Kayseri'den  

alıp  

Zincirlidere'deki  

bir  

camiye  

götürdüler.

Mustafa    

Kemal,    

tekrar    

İzmir'i    

aldığı    

için    

dua,    

ibadet

etmemiz   

gerektiğini   

söylediler.   

Cami   

doluydu.   

   

Herkes,

“Mustafa    

Kemal,    

İzmir'i    

aldı”    

diyordu.    

Zincirlidere'den

Kayseri'ye gitmemiz, evraklarımızı almamız emredildi.

Kayseri'ye  

gittik.  

O  

kadar  

çok  

insan  

evrak  

almak  

için

bekliyordu   

ki   

yer   

yerinden   

oynuyordu.   

   

Herkes   

birbirini

iteliyor,   

biri   

diğerinin   

önüne   

geçmek   

istiyordu.   

   

Durumu

fırsat    

bilen    

zaptiyelerse    

bizleri    

insafsızca    

dövüyordu.    

 

Sonunda   

evrakları   

alıp   

trene   

binmek   

üzere   

Ulukışla'ya

doğru   

hareket   

ettik.   

Ululukışla'dan   

Adana'ya,   

oradan   

da

Mersin'e  

geçip  

Yunanistan'a  

gidecektik.  

Bir  

ova  

dolusu  

insan

tren  

bekliyorduk.  

Bütün  

sürgünler  

ellerine  

evrakları  

almış,

bir an önce gitmek istiyorlardı. 15 vagon Hristiyandık.

Ovada   

üç   

gün   

boyunca   

trenin   

gelmesini   

bekledik.

Adana'ya   

gittik.   

Adana'da   

bir   

ay   

kaldık.   

Sonra   

Mersin'e

geçtik.     

Mersin'de     

bizi     

Bosdosaki'nin     

imalathanesine

kapadılar.  

Bir  

Amerikan  

komisyonu  

bize  

her  

gün  

tayın,  

bir

parça  

ekmek  

dağıtıyordu.  

Tifo  

salgını  

çıktı.  

Bir  

sürü  

insan

hastalandı.  

Hastalananların  

arasında  

ben  

de  

vardım.  

Beni

sahildeki      

Amerikan      

hastanesine      

gönderdiler.      

Tifo

zatülcenbe  

dönüşmüştü.  

Durumum  

ciddiydi.  

Üç  

ay  

kaldığım

hastaneden    

bitmiş    

bir    

şekilde    

çıktım.    

Şimdi    

bile    

hala

hastalığın  

tahribatını  

hissederim.  

Ayaklarımın  

üstünde  

zar

zor   

duruyordum.   

Aileme   

ne   

olduğunu   

bilmiyordum.   

Ne

Türkiye'nin  

doğusuna  

yollanan  

erkek  

kardeşlerimden  

ne  

de

Küllüklü'deki kadınlardan haberim vardı.

Hem    

Küllüklü’nün    

hem    

de    

memleketimizin    

her

yerindeki  

Hristiyanlar'ın  

sürgüne  

yollanmış  

olduğuna  

dair

bir    

söylence    

vardı.    

Ama    

kimse    

nerede    

bulunduklarını

bilmiyordu.     

Nereye     

gideceğimi     

bilmiyordum.     

İçinde

Amerikan   

çocuklarının   

bulunduğu   

bir   

Amerikan   

gemisi

Amerika'ya  

hareket  

etmekten  

üzere  

limandan  

ayrılıyordu.

Ben  

de  

gemiye  

bindim.  

Kimse  

bir  

şey  

demedi.  

Pire  

limanını

transit    

geçtik.    

Pire    

limanında    

gemide    

süklüm-püklüm

otururken,   

bir   

kadının,   

“Sotiris!   

Sotiriscik,   

aşağı   

in.   

Hem

annen,   

hem   

kız   

kardeşlerin   

buradalar!”   

diye   

bağırdığını

duydum. 

Kadın  

bir  

hemşerimdi.  

Şaşıra  

kalmıştım.  

Beni  

bir  

ipe

bağlayıp  

kayığa  

indirdiler.  

Kayıktan  

kayığa  

geçerek  

limana

çıktım.  

Hemşerimiz  

kadın  

beni  

alıp  

Drapeçona'ya  

götürdü.

O      

zaman      

ailemin      

Kos'ta      

bulunduğunu      

öğrendim.

Hemşerimiz  

kadın  

Amerika'ya  

gitmemi  

istememiş,  

ailemin

Pire'de bulunduğunu söylemişti.

Samos  

adasına  

gitmeye,  

oradan  

da  

bizimkileri  

bulmak

üzere  

Kos  

adasına  

geçmeye  

karar  

verdim.  

Sağlığım  

giderek

bozuluyordu.   

Kos'taki   

ailemi   

bulmak   

amacıyla   

Samos'a,

oradan         

Kalimnos'a         

gittim.         

Kos'a         

varamadan,

Kalimnos'tayken  

hasta  

düştüm.  

Kalimnoslu  

bir  

kadın  

bana

sahip  

çıktı.  

Beni  

evine  

götürdü.  

Tanrı  

bu  

insanlardan  

razı

olsun.  

Adeta  

kendi  

ailelerinden  

biriymişim  

gibi  

bana  

sahip

çıkıp benimle ilgilendiler. Ellerinden geleni yaptılar.

Kendime    

gelir    

gelmez,    

onlara,    

kız    

kardeşlerimle

annemin   

Kos'ta   

bulunduğunu,   

Kos'a   

gitmem   

gerektiğini

söyledim.    

5-6    

Kalimnoslu    

kadın    

bir    

araya    

gelip    

beni

Marmari'ye   

giden   

bir   

kayığa   

bindirdiler.   

Ailemin,   

içinde

bulunduğu    

içler    

acısı    

durumdan    

haberi    

bile    

yoktu.

Marmari'de    

karşılaştığım    

ilk    

insanlar    

göçmenlerdi;    

bir

jandarma    

ve    

bir    

bağ    

sahibi.    

Bağ    

sahibi    

olan    

adam

Alabahçeli'ydi.  

Küllüklü'de  

bulunmuştu  

ve  

beni  

tanıyordu.

Beni     

evine     

aldı.     

Aileme     

haber     

saldı.     

Annem     

ve

kızkardeşlerim  

geldi.  

O  

kadar  

berbat  

bir  

haldeydim  

ki  

ne

ben  

oları  

tanıyabildim  

ne  

de  

onlar  

benim  

söylediklerimden

bir   

şey   

anlayabildiler.   

On   

gün   

Alabahçeli   

adamın   

evinde

kaldık.  

Sonra  

beni  

bir  

katırın  

üstüne  

bindirip  

bizimkilerin

Kos'ta kaldığı eve götürdüler.

Bu        

esnada        

kız        

kardeşlerim        

Amerika'daki

kardeşlerimize   

içinde   

bulunduğumuz   

içler   

acısı   

durumu,

benim  

hastalığımı  

anlatan  

mektuplar  

yazmıştı.  

Kardeşlerim

bize     

zor     

günlerimizde     

yardım     

edebilmek     

için     

para

gönderiyorlardı.   

Ayaklarımın   

üstünde   

durup   

dolaşmaya

başlar  

başlamaz  

İtalyan  

Jandarmalarının  

eline  

düştüm.  

Beni

bir    

müddet    

hapsettikten    

sonra    

Yunanistan'a    

gitmemi

emrettiler.

Pire'ye   

geldim.   

Bir   

sürü   

hemşerimle   

ve   

pek   

çok

Milaslı'yla  

karşılaştım.  

Hemşerilerimle  

beraber  

sahilde,  

Neo

Faliro'daki   

plaj   

kabinlerinde   

kalmaya   

başladık.   

Kabinlere

kadar  

gelen  

dalgalar  

çoğu  

zaman  

bizi  

sırılsıklam  

ıslatıyordu.

Karımın  

ailesi  

de  

bizle  

beraberdi.  

Kendisinden  

daha  

büyük

evli  

kız  

kardeşi  

de...  

Kendisi  

o  

zamanlar  

genç  

kızdı,  

daha

evlenmemiştik,    

ilk    

orada    

nişanlandık.    

Her    

sabah    

Pire

Limanı'na  

gidip  

Akti  

Celepi'de  

bekliyordum.  

Küçük  

Asya'dan

gemiler dolusu esir geliyordu.

Bir   

gün   

birini   

durdurdum;   

'Manolis   

Çulos'u   

tanıyor

musun?'  

dedim.  

Ne  

olduğunu  

anlayamadan  

sarmaş  

dolaş

olduk.    

Kardeşim    

Manolis'in    

ta    

kendisiydi.    

İkimiz    

de

çektiklerimizden     

o     

kadar     

değişmiştik     

ki     

birbirimizi

tanıyamamıştık.    

Yavaş    

yavaş    

hep    

bir    

araya    

toplandık.

Annem  

ve  

kız  

kardeşlerim  

Kos’tan  

geldi.  

En  

büyük  

abim  

de

sürgünden   

döndü.   

Konuştuk...   

Girit'e   

yerleşmeye   

karar

verdik.  

Girit'te  

hayatın  

daha  

iyi  

olduğunu  

duyuyorduk.  

Bir

sürü hemşerimiz de Girit'e yerleşmişti.

İraklio'ya   

gittik.   

Ben   

duvar   

ustası   

olarak   

çalışmaya

başladım.   

Bazen   

Girit'te,   

bazen   

Pire'de   

çalışıyordum.   

Bir

orada   

bir   

burada   

kalıyordum.   

Gönül   

bağım   

olduğundan

durmadan    

Pire'ye    

gidiyordum.    

Bütün    

çilelere,    

bütün

zorluklara   

rağmen   

evlenmeye   

karar   

verdik.   

1924'te,   

Neo

Faliro'da   

karımın   

ailesinin   

yaşadığı   

küçük   

bir   

barakada

evlendik.   

Barakayı   

paçavradan   

bir   

perdeyle   

ikiye   

böldük.

Böylece  

iki  

ev  

olduk.  

Bizim  

evimiz  

tek  

bir  

yatağın  

sığacağı

büyüklükteydi.  

Eh,  

yavaş  

yavaş  

el  

emeğimiz  

hakkını  

ödedi.

Biz  

de  

sırasıyla  

hem  

evimizi  

inşa  

ettik,  

hem  

arsamızı  

aldık,

hem   

de   

kızlarımızı   

evlendirdik.   

1928'den   

beri   

Kokinia'da

yaşıyoruz.

Kaynak:

     

Göç,     

Rumlar'ın     

Anadolu'dan     

Mecburi

Ayrılışı(1919-1923),

  

  

  

  

  

Küçük  

Asya  

Araştırmaları  

Merkezi,  

İletişim

Yayınları, 2001

MİLASLI RUMLAR

BİR KÜLLÜKLÜ RUM'UN ANILARI!

Bir Küllüklü Rum’un

Anıları

Tarihçe

DİĞER YAZILAR

Diğer sayfalar için tıklayınız Diğer sayfalar için tıklayınız