GSM: 0.542.535 51 71   |   e-Posta:                     
© Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Milas - 2017 - 2019
www.milas.org.tr  

SÖZLÜ TARİH - 4

Konuk: Ahmet POLAT (Güllük)

Röportaj: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Yılı: 2010

1938   

yılında,   

Dersim   

İsyanı   

nedeniyle,   

mecburi   

iskân   

olarak   

buraya   

geldik.

Tunceli’de  

Dersim  

İsyanı  

olunca,  

Dersim  

yöresinin  

bütün  

insanlarını  

mecburi  

iskâna

tabi  

tuttu  

devlet.  

Onları  

Türkiye’nin  

her  

yerine  

gönderdiler.  

Mecburi  

iskâna  

tabi  

tutulan,

babamız  

ve  

dedemizdi.  

Dedem  

Kastamonu’ya  

gönderdiler.  

Dedemle  

babamı  

bir  

araya

vermediler.  

Babamın  

adı,  

Hasan,  

annemin  

adı  

Sultan’dı.  

Babam  

buraya  

geldiğinde  

kaç

yaşındaydı   

hatırlamıyorum   

ama   

ben   

5   

yaşındaydım.   

Şimdi   

76   

yaşındayım.   

1933

doğumluyum.  

Mecburi  

iskân  

için  

bizi  

doğrudan  

Güllüğe  

gönderdiler.  

  

Mecburi  

iskân

sonucu  

buraya  

sadece  

biz  

geldik.  

Babamlar  

isyana  

katılmamışlar  

ama  

isyan  

sonucu  

o

bölgede bulunan(isyana katılsın veya katılmasın) herkesi sürgüne gönderdiler.

Buraya  

geldiğimizde,  

burada  

bir  

pasaport  

polisi  

vardı.  

Milas’a  

gideceğimiz  

zaman,

polisten  

izin  

alırdık.  

Onlar  

gidin  

derse,  

izin  

verirse  

Milas’a  

öyle  

giderdik.  

Geldiğin  

zaman

da,  

ispatı  

vücut  

ediyorsun,  

yani  

ben  

geldim,  

işte  

buradayım  

diyorsun.  

Biz  

polisten

burada   

bir   

zorluk,   

engel   

görmedik.   

Hatta   

zorda   

kaldığımız   

zaman   

gider   

onlara

söylerdik,  

onlar  

bize  

yardımcı  

olurlardı.  

Polis  

bize  

sahip  

çıkmıştır  

hep.  

47-50  

yılları

arasında af çıkıncaya kadar bu böyle devam etti.

Biz   

buraya   

geldiğimizde   

bazı   

sıkıntılar   

yaşadık.   

Türkçe   

bilmiyorduk.   

Kürtçe

konuşuyorduk.  

Buranın  

insanları  

bize  

tuhaf  

gözle  

bakıyorlardı.  

Selam  

vermiyorlardı.

İnsan  

yiyecekmişiz  

gibi  

bakıyordu  

insanlar  

bize.  

Uzun  

bir  

süre  

bize  

yanaşmadılar  

veya

yanaşmak  

istemediler.  

Önyargıyla  

bakıyorlardı  

bize.  

Bunlar  

nasıl  

insanlar,  

devlete  

karşı

gelmiş   

kişiler   

olarak   

görüyorlardı   

bizleri.   

Epey   

yabancılık   

çektik   

burada.   

Yabancılık

geçinceye  

kadar,  

çok  

zorluk  

çektik.  

  

İnsanlar  

bizi  

tanıyınca,  

daha  

sonra  

bu  

gibi  

şeyler

ortadan kalktı. Biz insanlarla çok iyi anlaşıyoruz. Onların hepsini çok seviyoruz.

Babam  

buraya  

geldiğinde  

hiçbir  

iş  

yapamadı.  

Çünkü  

iş  

yok,  

güç  

yok…  

Babam

memur  

evlerine  

su  

taşırdı.  

Eskiden  

burada  

memur  

aileler  

vardı.  

  

Onlar  

Gümrük  

işleri

gibi   

resmi   

işlerde   

çalışırdı.   

Öğretmenler   

vardı.   

O   

zaman   

Güllüğün   

bazı   

yerlerinde

meydan   

çeşmeleri   

vardı.   

Babam   

oradan,   

onların   

evlerine   

günlük   

olarak   

su   

taşırdı.

Annem  

memur  

ailelerin  

ev  

işlerine  

giderdi,  

onlara  

yardım  

ederdi.  

Onların  

çamaşırlarını

yıkardı.  

Bu  

şekilde  

geçimimizi  

sağladık  

ilk  

önceleri.  

1955’te  

askerden  

geldim.  

Askerden

geldikten  

sonra  

annemi  

çalıştırmadım.  

Annem  

1986’da  

vefat  

etti,  

sanıyorum  

85-88

yaşları arasındaydı.

O   

zaman   

balıkçılık   

vardı   

burada   

ama   

balık   

para   

etmiyordu.   

Türlü   

çeşit   

balık

çıkardı   

buradan.   

Ama   

iptidai(ilkel)   

bir   

avcılık   

vardı.   

Yani   

balık   

avı   

kısıtlı   

imkânlarla

yapılırdı.  

Balık  

avı  

elle,  

oltayla  

yapılırdı.  

Balık  

avı  

için  

liman  

dışına  

çıkamazlardı,  

limanda

avlanır  

gelirlerdi.  

Onu  

doğru  

dürüst  

satamazlardı.  

50  

kuruş,  

100  

kuruştu  

balığın  

kilosu.

Bizim  

durumda  

olan  

insanlar  

iki  

kilo  

balık  

evine  

götüremezdi.  

Gelirimiz  

çok  

kısıtlıydı

çünkü.

Maden  

yükleme  

işinde  

kadınlar  

da  

çalışırdı.  

Onlar  

küfelere  

doldururdu.  

Erkekler

de  

vagon  

sürerlerdi.  

Stok  

sahası  

ile  

tahta  

iskele  

arasında  

demir  

raylar  

vardı.  

Maden,

stok  

yerinden  

rayların  

üzerinde  

hareket  

eden  

vagonlarla  

iskeleye  

getirilirdi.  

Buradan

maunalarla gemiye giderdi maden.

1938’de  

Güllük  

çok  

küçük  

bir  

yerdi.  

Ev  

sayısı  

çok  

azdı.  

100-150  

nüfusu  

vardı.

Güllüğün   

bir   

tarafı   

Yörük   

Mahallesi,   

bir   

tarafı   

Giritli   

Mahallesiydi.   

Güllüğün   

bir

tarafında; Migros’un arka tarafları, minibüs garajının yanındaki yamaçlarda, postanenin

üstünde  

Yörükler  

oturur;  

bir  

tarafında,  

eski  

Jandarma  

ile  

Mahfelin  

arka  

kısımlarında  

da

İstanköy’den,    

Girit’ten    

ve    

diğer    

Yunan    

adalarından    

gelen    

göçmenler    

otururdu.    

 

Yörükler,   

Tavas’tan   

geldiler.   

Koyunculukla,   

hayvancılıkla   

uğraşmışlar,   

sonra   

buraya

yerleşmişler.

Biz   

geldiğimizde   

ilkokul   

vardı   

burada.   

Tunceli’de   

okula   

gitmedim.   

Orda   

okul

nerdeee!  

Orada  

insanın  

insan  

olduğu  

belli  

değil  

o  

zaman,  

okul  

ne  

arasın?  

Ben  

okula

burada  

gittim.  

Okulu  

burada  

bitirdim.  

Sonra  

Milas  

Ortaokuluna  

gittim.  

Parasızlıktan

okuyamadım.  

Bir  

sene  

gittikten  

sonra  

imkânsızlıktan  

okulu  

bıraktım.  

  

İmkânsızlıktan;

ayağımıza  

ayakkabı,  

üstümüze  

elbise  

alamıyorduk,  

kitap-defter  

alamıyorduk.  

Milas’ta,

bizimle  

birlikte  

mecburi  

iskanla  

gelen  

bir  

hemşerimizin  

yanında  

kalıyordum.  

Onların

isimleri  

Mehmet  

Düzgün,  

Gülüm  

Düzgün’dü.  

Onlarda  

bir  

sene  

kaldım.  

Onlar  

daha

sonra af çıkınca, memlekete geri döndüler.

Babam   

1943’de   

öldü.   

Babam   

öldükten   

sonra   

biz   

geçimimizi   

sağlamak   

için

iskeleye  

sırtımızda  

küfeyle  

maden  

taşıdık.  

Bir  

abim,  

iki  

tane  

de  

kız  

kardeşim  

vardı.

Abim   

1968’de   

öldü.   

Abim   

1947   

ile   

1950   

arasında,   

Dersim’e   

geri   

döndü.   

Memleket

hasretine    

dayanamadı.    

Biraz    

da    

buraya    

uyum    

sağlayamamıştı.    

Zaten    

sürgüne

gönderilerin  

hepsinin  

içinde  

geriye  

dönme  

arzusu  

ve  

isteği  

vardı.  

Doğup-büyüdükleri

topraklar,  

onları  

çekiyordu.  

Kendi  

aramızdaki  

konuşmalarda,  

memleket  

özlemi  

olurdu

hep…

Biz  

hepimiz  

geri  

dönemedik.  

Hatta  

biz,  

tavuğumuzu,  

keçimizi,  

ineğimizi  

sattık,

gitmeye  

hazırlandık…  

Büyüklerimiz  

önce  

biz  

bir  

gidelim,  

duruma  

bakalım,  

alışalım;

ondan  

sonra  

sizler  

gelirsiniz  

dediler.  

Bizi  

oradan  

buralara  

gönderirken;  

devlet  

buraya

hakim  

olduktan  

sonra,  

okul  

yapacak,  

su  

getirecek,  

yol  

yapacak,  

aşiretler  

arasındaki

kavgalar  

son  

bulacak,  

kimse  

kimsenin  

malına,  

kimse  

kimsenin  

canına  

dokunamayacak,

sizlere  

burada  

iyi  

yaşam  

şartları  

hazırlanacak,  

sizler  

ondan  

sonra  

buraya  

geleceksiniz

dediler…  

Devlet  

her  

şeyi  

getirecek  

buraya  

dediler…  

1947’de  

oraya  

gittiklerinde,  

orada

hiçbir  

şeyin  

yapılmadığını  

görmüşler.  

Ne  

evler  

kalmış,  

ne  

araziler…  

Her  

yer  

dümdüz,

viran  

olmuş.  

Ne  

okul  

var,  

ne  

sağlık  

ocağı,  

ne  

yol…  

Hiçbir  

şey  

yok.  

  

Gidenler  

orada,

kendilerine   

yeni   

bir   

düzen,   

yeni   

bir   

hayat   

kurmak   

için   

uğraşıyordu.   

Biz   

gitmek

istiyorduk  

ama  

orada  

bizi  

kurtaracak  

bir  

durum  

olmadığı  

için  

gitmekten  

vazgeçtik.

Kaldık burada.

İçimizde  

doğduğumuz  

yerlere  

karşı  

hep  

bir  

özlem  

olmuştur.  

Bülbülü  

altın  

kafese

koymuşlar,  

ah  

vatanım  

vah  

vatanım  

demiş.  

Serbest  

bırakmışlar,  

gitmiş  

bir  

gül  

dalına

konmuş.  

Onun  

gibi  

bir  

şey  

bizimkisi  

de…  

Vatan  

özlenir.  

Ne  

demişler,  

bayrağı  

bayrak

yapan  

üstündeki  

kandır,  

toprak  

uğrunda  

ölen  

varsa  

vatandır.  

Daha  

sonra  

geldiğimiz

yerleri,   

akrabalarımızı   

görmek   

için   

ziyaret   

amaçlı   

olarak   

5-6   

sefer   

gittim.   

Özal

döneminde   

oraya   

elektrik   

gitti,   

telefon   

gitti,   

yol   

yapıldı.   

Biz   

Tunceli’nin   

Pülümür

kazasının  

Karagöz  

köyündeniz.  

Bizim  

aşiretimiz  

vardı.  

Tunceli’de,  

aşiretsiz  

olmaz.  

Bizim

aşiret, Abaz uşakları Aşiretidir. Çok kalabalık bir aşiret değildi.

Ben   

burada   

meteoroloji   

memurluğu   

yaptım.   

Annem   

madende   

çalışıyordu.

Annem   

madende   

10   

sene   

kadar   

çalıştı.   

İş   

olursa   

arada   

bir   

evlerde   

temizlik   

işleri

yapardı.   

Meteoroloji   

memurluğu   

için   

bir   

sınav   

açılmıştı.   

Sınava   

girdim   

ve   

sınavı

kazandım.  

Burada  

bir  

yağış  

istasyonu  

kurulacaktı.  

Buradaki  

yağışı,  

sıcaklığı,  

soğukluğu

tespit   

edecek,   

merkeze   

bildirecekti.   

Oraya   

bir   

memur   

alınacaktı.   

Bunun   

için   

sınav

açılmıştı.  

Burada  

Vanlı  

bir  

Nahiye  

Müdürü  

vardı,  

sınava  

girmem  

için  

o  

söyledi  

bana.

Nahiye  

Müdürünün  

ismi  

İbrahim  

Gedik’ti.  

Sanırım,  

1964  

yılı.  

Karakartal’dan  

sonra  

o

gelmişti.  

30  

seneye  

yakın  

memurluk  

yaptım.  

Hep  

burada  

görev  

yaptım.  

Burada  

şansım

yaver   

gitti,   

memur   

oldum.   

İlk   

sınavı   

kazanamadım,   

bir   

başka   

arkadaş   

kazandı.   

O

arkadaş,  

aldığı  

maaşla  

burada  

geçinemedi.  

Terk  

etti  

burayı.  

Ben  

tekrar  

müracaat  

ettim.

Tekrar bir imtihana daha girdim. Bu sefer kazandım. 250 lirayla işe başladım. 

Bunun  

dairesi  

yoktu.  

İşi  

evden  

idare  

ediyordum.  

Bir  

fluumetre,  

bir  

rüzgârgülü,  

bir

de termometre vardı. Bu ölçümleri günde 3 sefer kaydediyor, merkeze bildiriyordum.

Gaz  

gelirdi.  

Burada  

bir  

Gazhane  

vardı.  

Karadeniz  

çekmeleriyle  

gelen  

benzin  

ve

gaz, buraya indirilir, buradan Milas’a ve başka yerlere dağıtımı yapılırdı.

Milas’a  

giden,  

Arnavut  

kaldırımı  

diye  

tabir  

edilen,  

taş  

döşeli  

yol  

vardı.  

Burada  

yok  

o  

zaman.  

Posta  

gemileriyle  

tüccar  

eşyaları  

gelirdi,  

buradan  

da  

iki  

üç  

şirket  

maden

sevk  

ederdi.  

O  

zaman  

senede  

bir-kaç  

bin  

ton  

maden  

giderdi  

buradan.  

Gemilerle  

gelen

ticari eşyalar Milas’a giderdi. Milas’ın bütün ürünleri buradan giderdi.

Kim   

ne   

derse   

desin;   

Güllük   

her   

yerden   

iyidir.   

Güllük’te   

kimse,   

kimseyle

mahkemelik  

olmamıştır.  

Kimse,  

kimseyle  

kavgalı  

değildir.  

Eskiden  

de  

öyleydi,  

şimdi

de…  

Çocuklar  

arasında  

atışmalar  

olur  

ama  

onun  

dışında  

büyükler  

arasında  

bir  

şey

olmazdı.  

Örnek  

bir  

yaşam  

şekli  

vardır  

burada  

eskiden  

beri…  

Siyasi  

anlamda  

hiç  

kimse

bir   

diğerine;   

sen   

şu   

partilisin,   

sen   

bu   

partilisin   

diye   

birbirine   

baskı   

yapmazdı.

Demokratik   

bir   

ortam   

vardı   

burada.   

Güllük’te   

herkes   

demokrasiyi   

yaşardı.   

Seçim

öncesinde  

biraz  

hareketlilik  

olur;  

o  

gider  

onu  

kandırmaya,  

ikna  

etmeye  

çalışır,  

o  

gider

onun   

ikna   

etmeye   

çalışır.   

Ama   

bu   

hiçbir   

zaman   

bir   

sertliğe   

dönüşmezdi.   

Seçim

oldubitti  

mi,  

ondan  

sonra  

herkes  

kendi  

doğal  

yaşamına  

döner,  

insanlar  

arasındaki

dostluklar  

devam  

ederdi.  

Kimse  

kimseye  

kırgın  

ve  

dargın  

değildir.  

Güllük’te,  

Demokrat

Parti   

zamanından   

beri,   

insanlar   

arasında   

kırgınlıklar,   

küskünlükler,   

siyasi   

kavgalar

olmamıştır.   

Güllük   

halkı   

çok   

olgundur.   

Burada,   

hiç   

kimse,   

diğerini   

kötülememiştir.

Birbirimize  

kızsak,  

darılsak;  

24  

saat  

sonra  

gelir  

birbirimize  

el  

uzatır,  

barışırız.  

Dargınlık,

küslük, kin, nefret yoktur burada.

Burada  

bayramlar,  

çok  

canlı  

ve  

daha  

güzel  

olurdu.  

Daha  

sevecen  

olurdu.  

Burada

eskiden  

Tabur  

vardı.  

Tabur  

varken  

kalabalık  

olurdu  

bayramlar.  

Resmigeçitler  

olurdu.

Spor  

gösterileri  

yaparlardı.  

Gösteriler  

meydanda  

olurdu,  

futbol  

sahasında  

yapılırdı.

Ateş  

çemberleri  

yaparlar,  

onun  

içinden  

geçerlerdi.  

Buranın  

deniz  

Bayramı  

çok  

güzel

olurdu.  

O  

gün  

bütün  

Milas  

buraya  

gelirdi.  

O  

gün  

Güllük’te  

adeta  

bir  

karnaval  

havası

eserdi.  

Güllüğe  

gelenlerin  

yemesi  

için  

sahilde  

o  

gün  

kimisi  

balık  

kızartır,  

kimisi  

köfte

yapar,  

kimisi  

dondurma  

satardı.  

Yani  

o  

gün  

geceye  

kadar  

burası  

çok  

kalabalık  

olurdu,

bir  

âlem  

olurdu  

burası.  

O  

gün  

yelken  

yarışları  

yapılır,  

motor  

yarışları,  

yüzme  

yarışları

olurdu.   

Mesela   

denize   

bir   

yağlı   

direk   

uzatılır,   

ucuna   

bayrak   

bağlanırdı.   

O   

direğin

üzerinden  

giderek,  

o  

bayrağı  

kim  

alırsa  

ona  

ödül  

verilirdi.  

O  

bayrağı  

alana  

halı  

hediye

ederlerdi, altın hediye ederlerdi.

Etibank’ın  

buraya  

gelmesiyle  

Güllük  

hareketli  

bir  

yer  

oldu,  

ekonomisi  

canlandı.

Önceleri  

Etibank  

madenlerinde  

yerli  

insanlar  

çalışmak  

istemedi.  

Doğulu  

çocuklar  

geldi,

madenlerde  

çalışmaya  

başladı.  

Onlar  

çalışmaya  

başladıktan  

sonra,  

Güllük’ten  

de  

pek

çok  

kişi  

orada  

çalışmaya  

başladı.  

Etibank’ın,  

Güllüğe  

ekonomik  

katkısı  

çok  

büyüktür.

Gemiler geliyordu. Gemi personeli dışarı çıkıyor, alışveriş yapıyordu.

Şimdi  

burada  

olmaktan,  

burada  

yaşamaktan  

çok  

memnunum.  

Burası  

çok  

sakin

bir  

yer.  

İnsana  

huzur  

veriyor.  

Burada  

bizim  

açımızdan,  

Kürt-Türk  

ayrımı  

hiç  

olmadı.

Birbirimizle kaynaştık, etle-tırnak gibi olduk. Cenazede, düğünde hep birlikte olduk.

Ortaokulda  

okurken,  

Fransızca  

öğretmenimiz  

Musevi’ydi  

Adı  

Marko’ydu.  

(Yazarın

Notu:  

Marko  

Nayır)  

Milas’ta  

Yahudi  

çoktu  

o  

zaman.  

Ticari  

alan  

hep  

onların  

elindeydi.

Madencilik   

onların   

elindeydi.   

Erdoğan   

Balkır,   

Sait   

Balkır,   

Şükrü   

Toker;   

Yahudilerin

madenlerini   

işletiyorlardı.   

Buradan   

onların   

madenlerinin   

sevkiyatını   

yapıyorlardı.

Yahudiler   

İsrail’e   

gidince,   

onların   

madenleri   

Lütfullah   

Kitapçı’ya   

geçti.   

Yahudiler

zeytinyağı,  

pamuk,  

susam,  

tütün  

alırlar,  

İzmir’e  

gönderirlerdi.  

İzmir’de  

onların  

bağlı

olduğu   

Yahudi   

tüccarlar   

vardı.   

Milas’ın   

tarımsal   

ürünlerini   

hep   

onlar   

alırdı.   

Yahudi

Doktor  

(Eyüp)  

Amato  

vardı.  

Marko’nun  

oğlu  

Yakup  

Siyman  

vardı,  

doktor.  

  

Yahudiler

dürüst insanlardı.

Doktor  

Sezayi  

katı  

bir  

halk  

partiliydi.  

Biz  

giderdik  

ona  

muayene  

olurduk,  

Halk

Partili   

olduğumuz   

için   

bizden   

para-pul   

almazdı.   

Çok   

ateşli   

bir   

Halkçıydı.   

Sezayi

rahmetli,   

iyi   

insandı.   

Hastasına   

yardım   

ederdi,   

fakir   

fukara   

giderse   

yardım   

ederdi.

Sonra  

Dr.  

Servet  

vardı.  

Sonra  

Kadın  

Doktoru  

Selahattin  

Oğuz  

vardı.  

Kadir  

Yeşilyurtlu

vardı,  

doktor.  

Doktor  

Macit  

vardı.  

Eczaneler,  

onun  

reçetesi  

geldi  

mi  

illallah  

ederdi.  

Dr.

Macit,  

hastanın  

ihtiyacı  

kadar,  

hap  

yazardı,  

ilaç  

yazardı.  

Hiç  

kutusuyla  

veya  

fazla  

ilaç

yazmazdı.   

Eczaneye   

götürürdük   

onun   

reçetesini,   

eczacılar,   

yavv   

bunun   

reçetelerini

getirmeyin   

bize   

derlerdi.   

Hap   

iyi   

gelmezse,   

fazlası   

niye   

atılsın.   

3   

tane   

5   

tane   

hap

yazardı.   

Dr.   

Macit,   

ilaç   

israfına   

karşı   

olan   

birisiydi.   

Sezayi’nin   

Arnavut   

olduğunu

söylüyorlar.  

Arnavutluk’tan  

gelmiş.  

Nerden  

gelirse  

gelsin,  

kişi  

insan  

olsun.  

Bize  

insan

olan  

kişi  

lazım.  

Kişinin  

geldiği  

yer,  

tabiiyeti  

hiç  

önemli  

değil.  

Bizim  

töremizde  

insanları

ayırmak  

yok.  

Biz  

insanları  

severiz.  

İnsan  

sevgisi  

bizde  

daima  

ön  

plandadır.  

Biz  

Alevi

kökenliyiz. Milleti önemli değil. İnsan, insan olsun, kurban olurum ona ben…

İkinci  

Dünya  

Savaşında,  

Alman  

saldırısına  

uğrayan  

iki  

İtalyan  

gemisi  

bu  

limana

sığınıyor.  

Bu  

gemiler,  

Alman  

saldırısından  

kaçmışlar.  

Bir  

tanesi  

yara  

almış  

bu  

gemilerin.

Yarayı  

Güverteden  

almış.  

Bir  

asker  

ölmüş.  

Onu  

buraya  

gömdüler.  

Daha  

sonra  

İtalyan

Konsolosluğundan  

geldiler  

ve  

onun  

mezarını  

götürdüler  

buradan.  

Gemiler  

burada  

bir-

kaç sene durdu. Anlaşmalar oluncaya kadar gemiler burada bekletildi.

DİĞER YAZILAR

Site Haritası

Ali SAĞIROĞLU

Kazım BENCİK - İçme Köyü

Dr. Sezai Nafiz ÇOMO (Milas)

Ahmet POLAT (Güllük)

GSM: +90.542.535 51 71   |   e-Posta:
© Nevzat Çağlar Tüfekçi / Milas - 2017 - 2019

SÖZLÜ TARİH - 4

Konuk: Ahmet POLAT (Güllük)

Röportaj: Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ / Yılı: 2010

DİĞER YAZILAR

www.milas.org.tr    
Facebook sayfamız yayına başladı.

1938  

yılında,  

Dersim  

İsyanı  

nedeniyle,  

mecburi  

iskân

olarak   

buraya   

geldik.   

Tunceli’de   

Dersim   

İsyanı   

olunca,

Dersim   

yöresinin   

bütün   

insanlarını   

mecburi   

iskâna   

tabi

tuttu   

devlet.   

Onları   

Türkiye’nin   

her   

yerine   

gönderdiler.

Mecburi    

iskâna    

tabi    

tutulan,    

babamız    

ve    

dedemizdi.

Dedem   

Kastamonu’ya   

gönderdiler.   

Dedemle   

babamı   

bir

araya    

vermediler.    

Babamın    

adı,    

Hasan,    

annemin    

adı

Sultan’dı.     

Babam     

buraya     

geldiğinde     

kaç     

yaşındaydı

hatırlamıyorum    

ama    

ben    

5    

yaşındaydım.    

Şimdi    

76

yaşındayım.   

1933   

doğumluyum.   

Mecburi   

iskân   

için   

bizi

doğrudan   

Güllüğe   

gönderdiler.   

   

Mecburi   

iskân   

sonucu

buraya  

sadece  

biz  

geldik.  

Babamlar  

isyana  

katılmamışlar

ama  

isyan  

sonucu  

o  

bölgede  

bulunan(isyana  

katılsın  

veya

katılmasın) herkesi sürgüne gönderdiler.

Buraya  

geldiğimizde,  

burada  

bir  

pasaport  

polisi  

vardı.

Milas’a  

gideceğimiz  

zaman,  

polisten  

izin  

alırdık.  

Onlar  

gidin

derse,  

izin  

verirse  

Milas’a  

öyle  

giderdik.  

Geldiğin  

zaman  

da,

ispatı   

vücut   

ediyorsun,   

yani   

ben   

geldim,   

işte   

buradayım

diyorsun.  

Biz  

polisten  

burada  

bir  

zorluk,  

engel  

görmedik.

Hatta  

zorda  

kaldığımız  

zaman  

gider  

onlara  

söylerdik,  

onlar

bize  

yardımcı  

olurlardı.  

Polis  

bize  

sahip  

çıkmıştır  

hep.  

47-50

yılları arasında af çıkıncaya kadar bu böyle devam etti.

Biz  

buraya  

geldiğimizde  

bazı  

sıkıntılar  

yaşadık.  

Türkçe

bilmiyorduk.  

Kürtçe  

konuşuyorduk.  

Buranın  

insanları  

bize

tuhaf    

gözle    

bakıyorlardı.    

Selam    

vermiyorlardı.    

İnsan

yiyecekmişiz   

gibi   

bakıyordu   

insanlar   

bize.   

Uzun   

bir   

süre

bize  

yanaşmadılar  

veya  

yanaşmak  

istemediler.  

Önyargıyla

bakıyorlardı  

bize.  

Bunlar  

nasıl  

insanlar,  

devlete  

karşı  

gelmiş

kişiler   

olarak   

görüyorlardı   

bizleri.   

Epey   

yabancılık   

çektik

burada.   

Yabancılık   

geçinceye   

kadar,   

çok   

zorluk   

çektik.   

 

İnsanlar  

bizi  

tanıyınca,  

daha  

sonra  

bu  

gibi  

şeyler  

ortadan

kalktı.  

Biz  

insanlarla  

çok  

iyi  

anlaşıyoruz.  

Onların  

hepsini  

çok

seviyoruz.

Babam  

buraya  

geldiğinde  

hiçbir  

iş  

yapamadı.  

Çünkü

iş  

yok,  

güç  

yok…  

Babam  

memur  

evlerine  

su  

taşırdı.  

Eskiden

burada  

memur  

aileler  

vardı.  

  

Onlar  

Gümrük  

işleri  

gibi  

resmi

işlerde  

çalışırdı.  

Öğretmenler  

vardı.  

O  

zaman  

Güllüğün  

bazı

yerlerinde  

meydan  

çeşmeleri  

vardı.  

Babam  

oradan,  

onların

evlerine  

günlük  

olarak  

su  

taşırdı.  

Annem  

memur  

ailelerin

ev     

işlerine     

giderdi,     

onlara     

yardım     

ederdi.     

Onların

çamaşırlarını   

yıkardı.   

Bu   

şekilde   

geçimimizi   

sağladık   

ilk

önceleri.   

1955’te   

askerden   

geldim.   

Askerden   

geldikten

sonra   

annemi   

çalıştırmadım.   

Annem   

1986’da   

vefat   

etti,

sanıyorum 85-88 yaşları arasındaydı.

O   

zaman   

balıkçılık   

vardı   

burada   

ama   

balık   

para

etmiyordu.     

Türlü     

çeşit     

balık     

çıkardı     

buradan.     

Ama

iptidai(ilkel)  

bir  

avcılık  

vardı.  

Yani  

balık  

avı  

kısıtlı  

imkânlarla

yapılırdı.  

Balık  

avı  

elle,  

oltayla  

yapılırdı.  

Balık  

avı  

için  

liman

dışına  

çıkamazlardı,  

limanda  

avlanır  

gelirlerdi.  

Onu  

doğru

dürüst  

satamazlardı.  

50  

kuruş,  

100  

kuruştu  

balığın  

kilosu.

Bizim     

durumda     

olan     

insanlar     

iki     

kilo     

balık     

evine

götüremezdi. Gelirimiz çok kısıtlıydı çünkü.

Maden   

yükleme   

işinde   

kadınlar   

da   

çalışırdı.   

Onlar

küfelere   

doldururdu.   

Erkekler   

de   

vagon   

sürerlerdi.   

Stok

sahası  

ile  

tahta  

iskele  

arasında  

demir  

raylar  

vardı.  

Maden,

stok   

yerinden   

rayların   

üzerinde   

hareket   

eden   

vagonlarla

iskeleye   

getirilirdi.   

Buradan   

maunalarla   

gemiye   

giderdi

maden.

1938’de  

Güllük  

çok  

küçük  

bir  

yerdi.  

Ev  

sayısı  

çok  

azdı.

100-150  

nüfusu  

vardı.  

Güllüğün  

bir  

tarafı  

Yörük  

Mahallesi,

bir    

tarafı    

Giritli    

Mahallesiydi.    

Güllüğün    

bir    

tarafında;

Migros’un    

arka    

tarafları,    

minibüs    

garajının    

yanındaki

yamaçlarda,    

postanenin    

üstünde    

Yörükler    

oturur;    

bir

tarafında,  

eski  

Jandarma  

ile  

Mahfelin  

arka  

kısımlarında  

da

İstanköy’den,   

Girit’ten   

ve   

diğer   

Yunan   

adalarından   

gelen

göçmenler     

otururdu.     

     

Yörükler,     

Tavas’tan     

geldiler.

Koyunculukla,    

hayvancılıkla    

uğraşmışlar,    

sonra    

buraya

yerleşmişler.

Biz  

geldiğimizde  

ilkokul  

vardı  

burada.  

Tunceli’de  

okula

gitmedim.  

Orda  

okul  

nerdeee!  

Orada  

insanın  

insan  

olduğu

belli   

değil   

o   

zaman,   

okul   

ne   

arasın?   

Ben   

okula   

burada

gittim.   

Okulu   

burada   

bitirdim.   

Sonra   

Milas   

Ortaokuluna

gittim.  

Parasızlıktan  

okuyamadım.  

Bir  

sene  

gittikten  

sonra

imkânsızlıktan   

okulu   

bıraktım.   

   

İmkânsızlıktan;   

ayağımıza

ayakkabı,     

üstümüze     

elbise     

alamıyorduk,     

kitap-defter

alamıyorduk.  

Milas’ta,  

bizimle  

birlikte  

mecburi  

iskanla  

gelen

bir   

hemşerimizin   

yanında   

kalıyordum.   

Onların   

isimleri

Mehmet   

Düzgün,   

Gülüm   

Düzgün’dü.   

Onlarda   

bir   

sene

kaldım.   

Onlar   

daha   

sonra   

af   

çıkınca,   

memlekete   

geri

döndüler.

Babam   

1943’de   

öldü.   

Babam   

öldükten   

sonra   

biz

geçimimizi  

sağlamak  

için  

iskeleye  

sırtımızda  

küfeyle  

maden

taşıdık.   

Bir   

abim,   

iki   

tane   

de   

kız   

kardeşim   

vardı.   

Abim

1968’de  

öldü.  

Abim  

1947  

ile  

1950  

arasında,  

Dersim’e  

geri

döndü.  

Memleket  

hasretine  

dayanamadı.  

Biraz  

da  

buraya

uyum      

sağlayamamıştı.      

Zaten      

sürgüne      

gönderilerin

hepsinin   

içinde   

geriye   

dönme   

arzusu   

ve   

isteği   

vardı.

Doğup-büyüdükleri    

topraklar,    

onları    

çekiyordu.    

Kendi

aramızdaki konuşmalarda, memleket özlemi olurdu hep…

Biz  

hepimiz  

geri  

dönemedik.  

Hatta  

biz,  

tavuğumuzu,

keçimizi,       

ineğimizi       

sattık,       

gitmeye       

hazırlandık…

Büyüklerimiz    

önce    

biz    

bir    

gidelim,    

duruma    

bakalım,

alışalım;  

ondan  

sonra  

sizler  

gelirsiniz  

dediler.  

Bizi  

oradan

buralara  

gönderirken;  

devlet  

buraya  

hakim  

olduktan  

sonra,

okul  

yapacak,  

su  

getirecek,  

yol  

yapacak,  

aşiretler  

arasındaki

kavgalar    

son    

bulacak,    

kimse    

kimsenin    

malına,    

kimse

kimsenin  

canına  

dokunamayacak,  

sizlere  

burada  

iyi  

yaşam

şartları      

hazırlanacak,      

sizler      

ondan      

sonra      

buraya

geleceksiniz   

dediler…   

Devlet   

her   

şeyi   

getirecek   

buraya

dediler…   

1947’de   

oraya   

gittiklerinde,   

orada   

hiçbir   

şeyin

yapılmadığını  

görmüşler.  

Ne  

evler  

kalmış,  

ne  

araziler…  

Her

yer  

dümdüz,  

viran  

olmuş.  

Ne  

okul  

var,  

ne  

sağlık  

ocağı,  

ne

yol…  

Hiçbir  

şey  

yok.  

  

Gidenler  

orada,  

kendilerine  

yeni  

bir

düzen,  

yeni  

bir  

hayat  

kurmak  

için  

uğraşıyordu.  

Biz  

gitmek

istiyorduk  

ama  

orada  

bizi  

kurtaracak  

bir  

durum  

olmadığı

için gitmekten vazgeçtik. Kaldık burada.

İçimizde   

doğduğumuz   

yerlere   

karşı   

hep   

bir   

özlem

olmuştur.  

Bülbülü  

altın  

kafese  

koymuşlar,  

ah  

vatanım  

vah

vatanım  

demiş.  

Serbest  

bırakmışlar,  

gitmiş  

bir  

gül  

dalına

konmuş.  

Onun  

gibi  

bir  

şey  

bizimkisi  

de…  

Vatan  

özlenir.  

Ne

demişler,  

bayrağı  

bayrak  

yapan  

üstündeki  

kandır,  

toprak

uğrunda  

ölen  

varsa  

vatandır.  

Daha  

sonra  

geldiğimiz  

yerleri,

akrabalarımızı  

görmek  

için  

ziyaret  

amaçlı  

olarak  

5-6  

sefer

gittim.  

Özal  

döneminde  

oraya  

elektrik  

gitti,  

telefon  

gitti,  

yol

yapıldı.     

Biz     

Tunceli’nin     

Pülümür     

kazasının     

Karagöz

köyündeniz.   

Bizim   

aşiretimiz   

vardı.   

Tunceli’de,   

aşiretsiz

olmaz.  

Bizim  

aşiret,  

Abaz  

uşakları  

Aşiretidir.  

Çok  

kalabalık

bir aşiret değildi.

Ben  

burada  

meteoroloji  

memurluğu  

yaptım.  

Annem

madende   

çalışıyordu.   

Annem   

madende   

10   

sene   

kadar

çalıştı.  

İş  

olursa  

arada  

bir  

evlerde  

temizlik  

işleri  

yapardı.

Meteoroloji   

memurluğu   

için   

bir   

sınav   

açılmıştı.   

Sınava

girdim   

ve   

sınavı   

kazandım.   

Burada   

bir   

yağış   

istasyonu

kurulacaktı.    

Buradaki    

yağışı,    

sıcaklığı,    

soğukluğu    

tespit

edecek,  

merkeze  

bildirecekti.  

Oraya  

bir  

memur  

alınacaktı.

Bunun  

için  

sınav  

açılmıştı.  

Burada  

Vanlı  

bir  

Nahiye  

Müdürü

vardı,    

sınava    

girmem    

için    

o    

söyledi    

bana.    

Nahiye

Müdürünün    

ismi    

İbrahim    

Gedik’ti.    

Sanırım,    

1964    

yılı.

Karakartal’dan  

sonra  

o  

gelmişti.  

30  

seneye  

yakın  

memurluk

yaptım.  

Hep  

burada  

görev  

yaptım.  

Burada  

şansım  

yaver

gitti,   

memur   

oldum.   

İlk   

sınavı   

kazanamadım,   

bir   

başka

arkadaş    

kazandı.    

O    

arkadaş,    

aldığı    

maaşla    

burada

geçinemedi.  

Terk  

etti  

burayı.  

Ben  

tekrar  

müracaat  

ettim.

Tekrar  

bir  

imtihana  

daha  

girdim.  

Bu  

sefer  

kazandım.  

250

lirayla işe başladım. 

Bunun  

dairesi  

yoktu.  

İşi  

evden  

idare  

ediyordum.  

Bir

fluumetre,   

bir   

rüzgârgülü,   

bir   

de   

termometre   

vardı.   

Bu

ölçümleri       

günde       

3       

sefer       

kaydediyor,       

merkeze

bildiriyordum.

Gaz   

gelirdi.   

Burada   

bir   

Gazhane   

vardı.   

Karadeniz

çekmeleriyle  

gelen  

benzin  

ve  

gaz,  

buraya  

indirilir,  

buradan

Milas’a ve başka yerlere dağıtımı yapılırdı.

Milas’a  

giden,  

Arnavut  

kaldırımı  

diye  

tabir  

edilen,  

taş

döşeli  

yol  

vardı.  

Burada  

iş  

yok  

o  

zaman.  

Posta  

gemileriyle

tüccar  

eşyaları  

gelirdi,  

buradan  

da  

iki  

üç  

şirket  

maden  

sevk

ederdi.   

O   

zaman   

senede   

bir-kaç   

bin   

ton   

maden   

giderdi

buradan.   

Gemilerle   

gelen   

ticari   

eşyalar   

Milas’a   

giderdi.

Milas’ın bütün ürünleri buradan giderdi.

Kim    

ne    

derse    

desin;    

Güllük    

her    

yerden    

iyidir.

Güllük’te  

kimse,  

kimseyle  

mahkemelik  

olmamıştır.  

Kimse,

kimseyle   

kavgalı   

değildir.   

Eskiden   

de   

öyleydi,   

şimdi   

de…

Çocuklar    

arasında    

atışmalar    

olur    

ama    

onun    

dışında

büyükler  

arasında  

bir  

şey  

olmazdı.  

Örnek  

bir  

yaşam  

şekli

vardır  

burada  

eskiden  

beri…  

Siyasi  

anlamda  

hiç  

kimse  

bir

diğerine;  

sen  

şu  

partilisin,  

sen  

bu  

partilisin  

diye  

birbirine

baskı    

yapmazdı.    

Demokratik    

bir    

ortam    

vardı    

burada.

Güllük’te   

herkes   

demokrasiyi   

yaşardı.   

Seçim   

öncesinde

biraz  

hareketlilik  

olur;  

o  

gider  

onu  

kandırmaya,  

ikna  

etmeye

çalışır,   

o   

gider   

onun   

ikna   

etmeye   

çalışır.   

Ama   

bu   

hiçbir

zaman  

bir  

sertliğe  

dönüşmezdi.  

Seçim  

oldubitti  

mi,  

ondan

sonra    

herkes    

kendi    

doğal    

yaşamına    

döner,    

insanlar

arasındaki  

dostluklar  

devam  

ederdi.  

Kimse  

kimseye  

kırgın

ve  

dargın  

değildir.  

Güllük’te,  

Demokrat  

Parti  

zamanından

beri,    

insanlar    

arasında    

kırgınlıklar,    

küskünlükler,    

siyasi

kavgalar  

olmamıştır.  

Güllük  

halkı  

çok  

olgundur.  

Burada,  

hiç

kimse,  

diğerini  

kötülememiştir.  

Birbirimize  

kızsak,  

darılsak;

24  

saat  

sonra  

gelir  

birbirimize  

el  

uzatır,  

barışırız.  

Dargınlık,

küslük, kin, nefret yoktur burada.

Burada  

bayramlar,  

çok  

canlı  

ve  

daha  

güzel  

olurdu.

Daha  

sevecen  

olurdu.  

Burada  

eskiden  

Tabur  

vardı.  

Tabur

varken   

kalabalık   

olurdu   

bayramlar.   

Resmigeçitler   

olurdu.

Spor   

gösterileri   

yaparlardı.   

Gösteriler   

meydanda   

olurdu,

futbol  

sahasında  

yapılırdı.  

Ateş  

çemberleri  

yaparlar,  

onun

içinden  

geçerlerdi.  

Buranın  

deniz  

Bayramı  

çok  

güzel  

olurdu.

O  

gün  

bütün  

Milas  

buraya  

gelirdi.  

O  

gün  

Güllük’te  

adeta  

bir

karnaval   

havası   

eserdi.   

Güllüğe   

gelenlerin   

yemesi   

için

sahilde  

o  

gün  

kimisi  

balık  

kızartır,  

kimisi  

köfte  

yapar,  

kimisi

dondurma   

satardı.   

Yani   

o   

gün   

geceye   

kadar   

burası   

çok

kalabalık   

olurdu,   

bir   

âlem   

olurdu   

burası.   

O   

gün   

yelken

yarışları   

yapılır,   

motor   

yarışları,   

yüzme   

yarışları   

olurdu.

Mesela    

denize    

bir    

yağlı    

direk    

uzatılır,    

ucuna    

bayrak

bağlanırdı.   

O   

direğin   

üzerinden   

giderek,   

o   

bayrağı   

kim

alırsa   

ona   

ödül   

verilirdi.   

O   

bayrağı   

alana   

halı   

hediye

ederlerdi, altın hediye ederlerdi.

Etibank’ın  

buraya  

gelmesiyle  

Güllük  

hareketli  

bir  

yer

oldu,  

ekonomisi  

canlandı.  

Önceleri  

Etibank  

madenlerinde

yerli   

insanlar   

çalışmak   

istemedi.   

Doğulu   

çocuklar   

geldi,

madenlerde       

çalışmaya       

başladı.       

Onlar       

çalışmaya

başladıktan    

sonra,    

Güllük’ten    

de    

pek    

çok    

kişi    

orada

çalışmaya  

başladı.  

Etibank’ın,  

Güllüğe  

ekonomik  

katkısı  

çok

büyüktür.  

Gemiler  

geliyordu.  

Gemi  

personeli  

dışarı  

çıkıyor,

alışveriş yapıyordu.

Şimdi   

burada   

olmaktan,   

burada   

yaşamaktan   

çok

memnunum.  

Burası  

çok  

sakin  

bir  

yer.  

İnsana  

huzur  

veriyor.

Burada   

bizim   

açımızdan,   

Kürt-Türk   

ayrımı   

hiç   

olmadı.

Birbirimizle   

kaynaştık,   

etle-tırnak   

gibi   

olduk.   

Cenazede,

düğünde hep birlikte olduk.

Ortaokulda       

okurken,       

Fransızca       

öğretmenimiz

Musevi’ydi   

Adı   

Marko’ydu.   

(Yazarın   

Notu:   

Marko   

Nayır)

Milas’ta   

Yahudi   

çoktu   

o   

zaman.   

Ticari   

alan   

hep   

onların

elindeydi.  

Madencilik  

onların  

elindeydi.  

Erdoğan  

Balkır,  

Sait

Balkır,  

Şükrü  

Toker;  

Yahudilerin  

madenlerini  

işletiyorlardı.

Buradan    

onların    

madenlerinin    

sevkiyatını    

yapıyorlardı.

Yahudiler    

İsrail’e    

gidince,    

onların    

madenleri    

Lütfullah

Kitapçı’ya  

geçti.  

Yahudiler  

zeytinyağı,  

pamuk,  

susam,  

tütün

alırlar,  

İzmir’e  

gönderirlerdi.  

İzmir’de  

onların  

bağlı  

olduğu

Yahudi   

tüccarlar   

vardı.   

Milas’ın   

tarımsal   

ürünlerini   

hep

onlar  

alırdı.  

Yahudi  

Doktor  

(Eyüp)  

Amato  

vardı.  

Marko’nun

oğlu    

Yakup    

Siyman    

vardı,    

doktor.    

    

Yahudiler    

dürüst

insanlardı.

Doktor  

Sezayi  

katı  

bir  

halk  

partiliydi.  

Biz  

giderdik  

ona

muayene  

olurduk,  

Halk  

Partili  

olduğumuz  

için  

bizden  

para-

pul   

almazdı.   

Çok   

ateşli   

bir   

Halkçıydı.   

Sezayi   

rahmetli,   

iyi

insandı.   

Hastasına   

yardım   

ederdi,   

fakir   

fukara   

giderse

yardım  

ederdi.  

Sonra  

Dr.  

Servet  

vardı.  

Sonra  

Kadın  

Doktoru

Selahattin    

Oğuz    

vardı.    

Kadir    

Yeşilyurtlu    

vardı,    

doktor.

Doktor   

Macit   

vardı.   

Eczaneler,   

onun   

reçetesi   

geldi   

mi

illallah   

ederdi.   

Dr.   

Macit,   

hastanın   

ihtiyacı   

kadar,   

hap

yazardı,  

ilaç  

yazardı.  

Hiç  

kutusuyla  

veya  

fazla  

ilaç  

yazmazdı.

Eczaneye    

götürürdük    

onun    

reçetesini,    

eczacılar,    

yavv

bunun    

reçetelerini    

getirmeyin    

bize    

derlerdi.    

Hap    

iyi

gelmezse,  

fazlası  

niye  

atılsın.  

3  

tane  

5  

tane  

hap  

yazardı.  

Dr.

Macit,  

ilaç  

israfına  

karşı  

olan  

birisiydi.  

Sezayi’nin  

Arnavut

olduğunu    

söylüyorlar.    

Arnavutluk’tan    

gelmiş.    

Nerden

gelirse  

gelsin,  

kişi  

insan  

olsun.  

Bize  

insan  

olan  

kişi  

lazım.

Kişinin    

geldiği    

yer,    

tabiiyeti    

hiç    

önemli    

değil.    

Bizim

töremizde  

insanları  

ayırmak  

yok.  

Biz  

insanları  

severiz.  

İnsan

sevgisi   

bizde   

daima   

ön   

plandadır.   

Biz   

Alevi   

kökenliyiz.

Milleti  

önemli  

değil.  

İnsan,  

insan  

olsun,  

kurban  

olurum  

ona

ben…

İkinci  

Dünya  

Savaşında,  

Alman  

saldırısına  

uğrayan  

iki

İtalyan   

gemisi   

bu   

limana   

sığınıyor.   

Bu   

gemiler,   

Alman

saldırısından  

kaçmışlar.  

Bir  

tanesi  

yara  

almış  

bu  

gemilerin.

Yarayı   

Güverteden   

almış.   

Bir   

asker   

ölmüş.   

Onu   

buraya

gömdüler.  

Daha  

sonra  

İtalyan  

Konsolosluğundan  

geldiler

ve  

onun  

mezarını  

götürdüler  

buradan.  

Gemiler  

burada  

bir-

kaç    

sene    

durdu.    

Anlaşmalar    

oluncaya    

kadar    

gemiler

burada bekletildi.

Ali SAĞIROĞLU

Kazım BENCİK - İçme Köyü

Dr. Sezai Nafiz ÇOMO (Milas)

Ahmet POLAT (Güllük)

Diğer sayfalar için tıklayınız Diğer sayfalar için tıklayınız